Üşü

Anlıyorum ve artık susuyor, kendimi sessizliğe ihtiyaç duyduğuma ikna etmek için içsesimi bile yutuyorum. Öğrendiğim son 'şey' bu; teşekkür ediyorum: Susabilmek.

Şimdi artık sadece 'yapıyor ve susuyorum.' Ayaklarım yerden kesik eğer sen soruyorsan nasıl olduğumu artık, hafifçe salınıyor bedenim boşlukta ve bir iskemle var yerde. Ola ki dudak izini bıraktığın çay bardağı için endişelenir de sormak istersen uzun uzun ufka bak fakat, bir pencerenin ardında duruyor ol, yağmur çiselesin ve koklama havayı denize hasretle, denizi içime aldım; aman!

Sessizliğin sesi bir uğultu tenimin çeperine çarpıyor, sekiyor, uzuyor uzuyor uzuyor sokak lambasından uzaklaşanın gölgesi misali ıslak ve çarpık bacaklı bir fahişenin başını bağlamasından medet umması gibi koşmaya kalkmak, koşarak kalmak, koşarken kalmak. 

Üşü, dilerim.



Rehavet

?Bu, yokluğunun rehaveti mi yoksa yokluğun mu, cevap ver. Tatlı bir koku var burnuma ilişen, kulak kesilip suyun hafızası bulutlara yumuşakça gömdüren bakışlarımı ve parmak uçlarımdaki karıncalanma, içten içe hissettiğim şu kıpırtı güneşin tellerinde titreşen yelin damağında bıraktığı tat; yazdan kalma bir gün belki sadece, sıradan hatta, belki yarın tekrarlanabilir yahut ertesi gün ama şu gördüklerimin üzerini hafifçe örten, onları göze böylesi hoş görünür kılan şu benzersiz şeffaf perde hangi kumaştan? Hangi kumaş böylesi uyuşturmuştu zihnimi tenime değişiyle? Hangi kumaş dokunuşundan dokunmuş olabilir ki, sen söyle?

Janset Karavin

?suS

Ne zaman kaybettik, hatırındaysa, biliyorsan söyle? İkindi vakti miydi gene böyle? Günlerden neydi peki? Hava nasıldı hava; tıpkı şimdiki gibi yıkıyor muydu çarşaf kesilmiş denizi yeşil mavi çişenti? Köprüaltına gün ilişmiş miydi ve susmuş muydu şehir gözlerinde? Gene örtüyor muydu gökte balıklar, yerde bulutlar ikimizi: “İnsanın düşleriyle gerçekleri örtüşmüyor ki hiç,” dediğinde. ?Titriyor muydum varlığın hiçliğime değdiğinde, faraza parmağının ucunda, dilinin ucunda,, aklının ucunda,,,

Şşt!

Tut ki, bugün günlerden sevişmek günüdür ve yarın rehaveti, kerameti kendinden menkul: "Ben erdim muradıma sen çık kerevetine," minval tut ki. Tut ki, gün ışımakta diyelim henüz, sol yanın boş; yalnızlık yatağında, solundaki yastıkta eksilen başının iziymiş bazı vakitler, anladım. Anladım ki, söylenecek laf kalmamıştır artık, susmak, uzun, çetrefil cümleler kurmak demektir. Düşlerimden yüzünü eksilt. Sen anlama, ben anladım...

Şşşt!

yani

yani
kürtaj masasında orospuyuz
hepimiz
en az senin kadar Yeliz
âlemi yok
sokakta jenerikle akmanın
ve kısa metraj göz süzmenin
diyorum yani
manası yok
beraber uyumanın
ve başroldeki kadının
yani
saçlarımı açınca
“Pangaltı'ya benziyorsun” …muşsam
suçlu ya anam ya babam

3 Nisan 07 bomonti


Doğmasız ve Ölmesiz 2.Sayı (Nisan 2008)

Özgürlük

Diyorsun ki bana hatta diyebiliyorsun ki, demeliyim belki tam da burada çünkü bunu söylemen biraz da cesaret istiyor belki ya da cehalet ses benzeşimlerinin ötesinde, her neyse; diyebiliyorsun ki bana: "Onu kıskanıyorum doğrusu!" Nesini kıskanıyorsun artık benim için var olmayan bir insanın anlayabilsem, ah bir anlayabilsem ki, anlayabilseydim sizi zaten sizden biri olur çıkardım sanırım, bir eksik bir fazla bir şey ifade etmiyor bir yerden sonra ne de olsa!
"Seni kendisine âşık etmeyi başarmış ya işte: osunu kıskanıyorum belki de!" Tuhaf! Beni acıtabilme başarısını gösteren birisini kıskanabilmene hayret ederken ben, beni incitmekten imtina ettiğin zamanları hatırlayarak, sen kıskanmakta ısrarlı olabiliyorsun bir "artık yok"u...

"Bak şu çocuk bana bakıyor!"
"Bana ne!"
"Ne demek bana ne? Ben de ona bakıyorum ama!"
"İyi..."
"Yakışıklıymış serseri!"
"..."
"Lanet olsun sana; beni çok iyi tanıyorsun: artık özgür kalmana izin veremem..."
"Zaten özgür değilim, farkında değilsin!" Allah belanı versin! Söylemek zorunda mıydın? Ya yarın yanında uyanmak istemezsem ne yapacağım şimdi?

Gibi

Ellerin evet ama önce dudakların, dudaklarına götürdüğün sigara ve onu gövdesinden sıkıca kavramış orta parmağınla başparmağın evet; bir şiir gibi...

Anlatsam anlar mısın acaba yoksa sade gülümser misin öylece, hınzırca sola kaydırarak üst dudağına kördüğümlediğim, ıslak düşlerimi? Düşer mi kısacık saçlarını batırarak tenime, göğüslerime başın ve aklından o an geçmekte olan her şey silinir mi bir bir, bir yağmur damlasının toprağa düşüşü, 'yokölüşü' misali yineden dirimi için bir yeşil yaprağın.

Anlatsam anlar mısın acaba yoksa sade uzun parmaklarınla öylece, hırsla ve fakat temkinlice bir telaş içinde kavrar mısın boynumdan yutkunduğum, sırılsıklam düşlerimi? Düşer mi sıcacık bakışlarını batırarak içime, ellerime düşlerin ve aklından geçen her şey...

Ellerin evet ama önce dudaklarımda dolaşmalı parmakların evet; şehadet parmağının iziyle mühürlenmek bir şiir gibi...

Janset Karavin

Anlamsızlığa Göm Beni

Anlamsızlığa göm beni; içimizdeki-dışımızdaki,,,
Nasıl mı? Söyleyeyim: Bana geçenlerde sahilde gördüğün, eğilip avucunda sakındığın şeytanminaresinden bahset, sonra ben, "hani nerede?" diye sorunca da bahsi değiştiriver hissettirmeden ve hemen minaregölgesinden yürüyelim beraber, el ele; ben zaten unuturum her gün aç yatan 'büyük insanlığı' elin elime değdiğinde. Gölgenin ucuna kaşla göz arasında şeytanminaresini korsun; aleme basarayak sen beni durdurur, gözlerimi yumdurur, bir dilek tutturursun. En olmadık bir şeyi dilesem bile ben, olsun,,,
Olsun; minaregölgesinde de olsa varsın olsun; nasıl olsa sen bir yolunu bulursun çünkü uzun parmakların ve kolun ve bir de parmaklarının ucunda yükselsen erişir, yıldızlara dokunursun...

.bütün kuralların canı cehennemE,,,

Beni mi istiyorsun?
O halde neden gelip almıyorsun?

Ağaçlar rüzgârda sadece eğilirler ve bir başka bahiste: "Dağlar yürüyor! Görmüyor musun?", der Tanrı. Yahut yağmur yağabilir şehre bir ikindi vakti, kırk gün kırk gece dinmeyebilir; bilirsin, bu şehir yüzyılların günahına gebedir; arınamaz.. (Üç nokta değil yalnızca iki tane, evet çünkü bu cümle bitmiştir. Senin başlayıp da kursağımda bıraktığın güzel cümlelerinin doyulmaz harflerinden vücut da değildir lekeler andırsa bile onları.) Veyahut (Evet evet bu cümle de bir bağlaçla başlıyor; hiçbir hata yok! Bir geceyi yepyeni bir güne nasıl bağlayamdıksa henüz, binbir geceyi bağlarız dileğiyle geceye bir 'günaydın!'la başlamak kavlinden derin manalar yüklü çocukça hatta biraz da şımarıkça bir ilik (düğme sende) )... Veyahut diyelim ki, canın bir sigara daha telleyivermek ister halbuki yağmur çiselemiyordur bile ve öyle yalnız hissediyorsundur ki kendini, çektiğin her nefesin benim ciğerlerime eza verir olduğunu bile bile, durduk yerde gidiverir elin cebindeki pakete.


Bir hırsız da olsan bilmeni istediğim tek bir şey var ve bunu sana asla söylemedim, bilmeni istediğim için. Eğer söyleyecek olsaydım, sözlerimi oluşturan ve kulaklarına süzülen o sesler faraza bir vapur düdüğünde ya da bir otomobil kornasında yahut da bir tramvay çanında (Hatta kendimi tutamayıp abartmalıyım belki de burada ve şöyle yazmalıyım, sana yazılmış bu satırları okumak edepsizliğini gösteren herkese rağmen "... günlerden yağmurertesi. Camda süzülen bir damlayı ben, parmağımla takip ederken sen, gecenin zifir karanlığına bir kibrit çakarak kutsamıştın hani o sevişmeyi..." işte o denli dingin bir ışıkta) ... ezilip yok olabilirlerdi; korktum.


Bir başka deyişle... Yani demek isterdim ki şimdi sana... Hayır, sen bilmeliydin. Ben söylemeden, ben söylemeye yeltenmeden, söylemeyi düşünmeme lüzum bile kalmaksızın ve ansızın uzanıp tutuvermeliydin yere döküleyazan bakışlarımı mıhlamak için içinden geçen her bir düşe aşka dair, hem de hiç ama hiç utanmaksızın.


Şimdi?


Beni mi istiyorsun ve hâlâ zihninde (y)'ama'lı uzun upuzun, bitmek tükenmek bilmeyen, sonu gelmez, dipsiz, noktasız ve bol virgüllü cümleler var... (Doğru! Burada cümlenin sonunda bir soru işareti yok hakeza cevap sorudan evvel verilmişse cümlenin başına soru işareti konulmalıdır, evvel noktası sonra virgülü konmuş bir tutkusuz aşk gibi)Tekrar sormayacağım (Nokta da koymayacağım( .bütün kuralların canı cehennemE,,,

Köleliğin Bitmemiş Uzun Tarihi ve Variola Vera

   Köleliğin ve insanlığın tarihi birbirinden ayrılamayacak kadar iç içe geçmiştir. Tarım devrimi ve kent yaşamına geçişle beraber verimli topraklarda çalışarak, çığ gibi büyüyen nüfusu beslemesi gereken insan gücü, büyük oranda gene bu verimli toprakların fethi için girişilen savaşlarda esir düşen insanlarla sağlandı. Kölelik, toplumun sınıfsal yapılanma sürecinde çehresi değişse de yok olmamış ve sistemin dayanaklarından biri olmuş ve sistem, asil efendilerin, kültür, sanat, bilim ve felsefeye kölelik ederek insanlığı özgürleştirmesi için gene onların gündelik işlerini görecek kölelere ihtiyaç duymuştur. Diyebiliriz ki, insanlık iki sınıfa ayırmıştır kendisini ve tarihini bu sınıflar üzerinden yazmıştır: Köle ve efendi. Efendinin köleleşişi kavramını düşünebilmesi için 19. yüzyıla varması gereken kölelik sistemine muhtaç insanlığın, köleliğin tarihinin en vahşi yapraklarının açıldığı 15. yüzyılın son çeyreğinde, bu vahşeti, kendisini vasıta ederek yöneten efendiyi de aynı yüzyılda keşfetmiş olması[i] ürkütücü komedyanın son perdesi değildir.

Cortez ve pasaklı barbarları, Kastilya Kraliçesi adına Yenidünyaya ayak bastıklarında, onları nihayet kendilerine dönen tanrıları zanneden yerlilerden istedikleri altınları almak için ne atlarına, zırhlarına, ne de mızrak, top ve tüfeklerine ihtiyaçları vardı. Hayır, onları tanrıları sanmaları değildi bütün bunlara ihtiyaçları olmayışının sebebi, ‘variola vera’ydı: Çiçek. Tenochtitlan’ı bir serap zanneden Cortez ve askerleri haksız değillerdi; 1790’a kadar Eskidünyada hiçbir şehir bu kadar büyük ve kalabalık olmayacaktı. Tarihçilerin, Yenidünya nüfusu hakkındaki tartışmaları sürmekteyse de bugün, genel olarak kabul gören H. Dobyns’in görüşü bu rakamın, dönemin Avrupa nüfusunun  iki katı civarında yani, 90 ila 112 milyon olduğunu iddia etmektedir.[ii] “Tanrı sanki insan ırkının hepsini ya da büyük kısmını buraya yerleştirmiştir.”[iii] Ayrıca, Avrupa’nın Avrupa olmasını sağlayacak bu karşılaşma esnasında Yenidünya halkları Avrupalılara oranla çok daha sağlıklıydılar. Yerliler, “(...) elli gibi inanılmaz bir yaşa kadar yaşayabiliyorlardı.”[iv] Çünkü bilenen insan yaşam süresi ortalaması otuz seneydi.

Amerika kıtasına, otuz bin sene önceye dayanan göçlerin ardından kuzeydeki Alaska Dağları bir çeşit doğal filtre işlevi görmüş ve Yenidünya ile Eskidünya tamamen birbirinden farklı parazitler geliştirmiştir. Kıtanın sakinleri, Avrupalılar gelene dek çocuk felci, frengi ve sarılık dışında tamamen sağlıklı, yalıtılmış bir hayat sürdüklerinden, bağışıklık sistemleri tahta kılıçlarla oynayan çocuklar kadar deneyimsizdi mikrop orduları karşısında.

Yenidünyada bilinen ilk çiçek salgını 1519’da Haiti adasında yaşandı ve beş yıl içinde adanın yerli halkı Aravaklar’ı yeryüzünden sildi. Kıtaya yayılması hiç de güç olmadı ve salgın Tenochtitlan’a ulaştığında, Cortez yağmasını bitirmiş, yükleri yüzünden ağır da olsa geri çekilmekteydi. Cortez’in ordusunun üçte ikisini yok eden Aztek savaşçılarını çiçek yendi. “Yüzümüzde, göğsümüzde, karnımızda yaralar çıktı; vücudumuz tepeden tırnağa acı veren yaralarla kaplandı. Hastalık o kadar korkunçtu ki, kimse ne yürüyebildi ne de kıpırdayabildi. Hasta olanlar o kadar çaresizdi ki, ölü gibi yatıyorlar, kol ve bacaklarını hatta başlarını bile oynatamıyorlardı. Ne yüz üstü yatabiliyor ne de yana dönebiliyorlardı. Hareket ettiklerinde acıyla bağırıyorlardı.”[v]

Elbette çiçek, tek başına değildi, kızamık, nezle, hıyarcıklı veba ve kızıl da ona arkadaşlık etmekteydi. 1520-1889 arasında, tarihçilerin ‘Büyük Kıyam’ adını verdikleri bu süreçte ölen yerlilerin sayısı kesin olarak bilinmiyorsa da, iki Dünya Savaşında  ölenlerden çok daha fazla olduğu kabul edilmektedir.

İşte bütün bu ölümler, işgalcilerin Yenidünyanın madenlerinde, verimli topraklarında çalıştıracakları yerlilere en çok ihtiyaç duydukları bir dönemde büyük işgücü kaybına neden oldu. İspanyollar, ‘la trata negra’’yı başlattılar: Siyah köle ticareti.

Yerli köleler çok kolayca hastalanıp ölüyordu, oysa Afrikalılar asılmadıkları sürece ölmeye niyetli görünmüyorlardı. Bir yüzyıl içinde 1 milyon Afrikalı köle kıtaya taşındı ve bu kârlı ticaret hızla sürdü; 18. yy’a dek zenci köle nüfusu, kıtadaki beyazlardan çoktu. Üç buçuk yüzyıl sürecek olan siyah köle ticareti, 15 milyon Afrikalıyı Atlantik sularına gömdü ve beyaz, siyah ve yerliler arasında gemilerde yaşanan biyolojik kaos, yüzyıllar boyu liman şehirlerine taşındı. Öyle ki 18. yy’da New York, büyük çiçek salgınıyla savaşıyordu. Belki de şöyle desek hiç de yanılmış sayılmayız: Amerika’da kölelilik karşıtı hareket, insan hakları konusundaki entelektüel bilinçten ziyade, liman kentlerinde yaşayan beyazların başta çiçek olmak üzere salgın hastalıklara ilişkin biyolojik bilinçaltı kaygılarından beslenmiştir.

Çiçek hastalığı, köle ticaretini kurup geliştirmekle kalmamış, kıtanın içlerine kadar işleyip, bütün bu verimli toprakları yeni sahipleri için ‘vahşilerden’ temizlemiştir. Salgınlar ardından o kadar geniş topraklar ‘kurtarılmıştı’ ki, girişimci beyazlar Tanrı’nın onlara, kıtada tanrısal mülkiyet hakkını devrettiğini düşünüyorlardı. Bir elde İncil, bir elde tüfek, çiçeğin boşalttığı, ‘bahşedilmiş’ topraklara yerleşen Püriten koloniciler, burada Avrupa’da olduklarından çok daha uzun ve sağlıklı yaşadılar, hatta üç öğün yemek bile yiyebildiler. Bu yeni bolluk çağında çiçeğin yerlileri yok ediş hızını defalarca katlayan hızlara erişmeyi başararak doğayı ve doğal kaynakları tükettiler: Madenleri, ağaçları hatta kürk ticareti uğrunda hayvanları. Ancak Amerikalılar bu yağmayı kutsallaştırarak manifestosunu yazdılar ve adını Amerikan Rüyası koydular ya da Gelecek Kültü Dini. Geçmişle bağı olmayan, sürekli yenilenme peşinde koşan bu fırsatlar ülkesindeki Altına Hücum nihayet, gelenekleri sürekli yok ederek kimliğini yeniden tanımlama kısırdöngüsünde geleceğin fethi ülküsüne dönüşüp, tıpkı çiçek virüsü gibi davranmaya başladı. Biz bu virüse bugün kapitalizm diyoruz.

Bugün artık siyahi bir lideri seçerek, köleliğin kaldırıldığını düşünerek vicdanını rahatlatmak isteyen insanlığın henüz farkında olmadığı gerçek köleliğin değil pigmentokrasinin[vi] hayatımızdan silinmeye yüz tuttuğudur. Avrupa Konseyi’nin raporlarına göre dünyada hâlâ 30 milyon, alınıp satılarak kendi arzusu dışında, yani köle olarak yaşayan insan bulunmaktadır. Bu insanların başta Afrika olmak üzere 29 farklı ülkeden getirildikleri tespit edilmiştir. Kara kıtanın, çiçekle başlayan ağır yazgısı sürüyor ve bugün, Cortezlerin yerini alan küresel sermayenin doymak bilmeyen efendileri, onları renklerinden bağımsız, ucuz işgücü olarak köleleştirmekte. Bu inanılması güç sayı, tarih boyunca yeryüzünde aynı anda asla olmadığı kadar çok kölenin tam da ‘şimdi’, 21. yy’da yaşamakta olduğunu göstermektedir.
Janset Karavin

[i] 1848 Report on the Typhus Epidemic in Upper Silesia’da belgelendiği üzere, salgın hastalıkların önlenmesi için mikropları besleyen çevresel faktörlerin ortadan kaldırılması izleğini oluşturan ve bugün ‘Virchow’s concept’ olarak anılmakta olan bu çalışma, ‘patalojinin babası’ Rudolph Virchow tarafından 19. yy’da yazıldı.

[ii] Daha geniş bilgi edinmek isteyenler için: Their Number Become Thinned: Native American Population Dynamics in Eastern North America (Native American Historic Demography Series) Paperback November 1983

[iii] Las Casas, Bartolomé de, Short Account of the Destruction of the Indies, 1999 London: Penguin, sayfa 7

[iv] William Wood's Diary: A Story of Nineteenth Century Emigration on Board the Sailing Ship "Constance" in 1852, Peter Reginald Pennington (Paperback - April 2002), sayfa 16

[v] (Orijinal adı Unos Anales Históricos de la Nación Mexicana, 1528’de, Latin alfabesiyle Nahuatl dilinde, olayları yaşamış bir grup yerli tarafından yazılmıştır ve bugün, Bibliothèque Nationale de France’tadır) Anales De Tlatelolco, Rafael Tena, Conaculta Publishing 2004, sayfa 67
[vi] Lancelot Thomas Hogben’in ten rengimizi belirleyen pigmentlere göndermede bulunarak yaptığı ırkçılık tanımıdır.