,,,
telaşlı sevişmeler asfaltı
telaşlı sevişmeler asfaltına diktiği incir ağacının soytarı gölgesi
tuhaf bakışlı saydam bir sabah penceresidir; sizin sokağa bakar
kesik başı kucağında pas renkli gözlerini oyar, cebine koyar
gövdesiz saat tikleri takları uğultusundayken kulakları
ışık tellerinden bir nağmede büzüşür dudak uçları
ve tırtıl kıvrımlı gökkafesini ıslak burnuyla koklar
ciltsiz kitaptır ve omurgasız deniz kuşları artık; uçarı
ekim tozlarını bekler biri gri iki şehir arası
çünkü
böcek balı toplayıp inenleri beklemeyi ihmal etmez onlar
üçüncü sayfada inecek var!
Janset Karavin
14 Ocak Cuma ~ Kumbaracı
theodor bir siktir git
sıfır
gözkapaklarına kapaklandım kirpiklerine takılıp
fonetik fermuarı sıkışmış yardım ister diye hevesliyim ben
deplasmana çıkarken beni de götür elin değmişken
anahaber bültenindeki üç ölü bir yaralıyım Theodor!
anlıyor musun anlamıyorsun anlıyorum ki şimdi neyse ki
köprüye bakınıyormuşuz meğer köprüdeymişken
sinyali zayıfladı hırıltılıydı sesi komplimanik dedi atılıp
bir tam bir bölü iki
iki hamam böceği ezmiş bana yetişecek diye ve
menekşe severmiş annesi kızarmış ekmek varsa kahvaltıda
halbuki ben fesleğen severim Theodor!
çamaşır sererim ipe mandalsız ki ip atlar mısır patlatırım aynı anda
seninse işerken schubert'in 8'i büzüşüyor dudaklarında
bilakis Theodor bilakis öyle titriyorum ki valla felaket
bence adam dediğin ayakta içer ve suyun dibini görür bir bakışta
filhakika düşelim beraber şuracıktan suya kuytuya uykuya kuyuya
karamanamaman kahramanım ol Theodor! ya sev ya terk et beni
beni olmayan şehirler atlasına rast makamı bir bakış bak
ilk kuleden at beni katlayıp düşmeden tut beni atlayıp
Theodor!
sen kötü adamısın bu hikayenin adını anınca kaşınıyor yaram
üç üç heceler tek tek sekerim tutsan elimden a la arabesk
hasılıkelam fransızca binerim tramvaya uyutursan koynunda
dahası ispanyolca yalarım acılarını unutursan sırtını döndüğünde
ayakta bile işerim ulan annenden bahsetmezsen!
son
theodor bir siktir git
Janset Karavin
9 ocak pazar
Uykuyla Uyanıklık Arasında Bir Yerlerde I - Nermin
O kadar çok kaptırdım ki kendimi, az kalsın Nermin’i bile unutacaktım. Çoktan kalktı koltuğundan, şu anda pencerenin önünde kollarıyla kendisine sarılarak, içine doğmaktan hoşnut olmadığı bu yeni gündeki yalnızlığını, terk edilmişliğini gidermeye çabalıyor. Tepeden tırnağa güneş, tepeden tırnağa düş Nermin. Saçları kısa, küt kesilmiş bir kâkülle örtmekte alnını ve ince, kemikli yüzündeki çizgilerden en çok canını sıkan aynaların karşısında göz kenarlarında, özellikle gülümserken belireyazan kazayakları. Dudaklarının bitimlerinde de inceden inceye bir kıpırdanma oluyor gerçi gülümseyişlerinde, fakat ondan ziyade gözaltlarında, artık iyiden iyiye tıka basa doldurulmuş birer pazar filesini andırmaya başlayan torbacıklar ona, yılların akıp gittiğini anımsatıyor daha acımasız bir şiddetle. Tek tesellisi desem yeridir, uzun boyluca bir kadın oluşunun da getirdiği bir avantajla belki de, bedeninin hâlâ muntazam kavislerle dalgalanan silüeti. Ama gene de kendisini pek güzel bulmuyor. Örneğin gözlerini. Hafifçe çekik, kahverengi gözlerini. Hem yüzünde iki küçük benek gibi olduklarını düşünüyor onların hem de neredeyse ilk gençlik yıllarında babasını yitirdiğinden beridir bakışlarında yerleşmiş o mahzun ifadeyi sevemiyor bir türlü. Çok çabalıyor daha içten, daha sevimli bir bakış yaratmak için aynaların karşısında. Bir küçük tebessüm ettiğinde dudaklarının bitimlerindeki küçürek çiziklerle, kazayaklarını, gözaltlarında iyice şişkinleşen torbacıklarını, ufalan benek gözlerindeki hayat dolu imalarla, delişmen, davetkâr parıltılarla örtmek üzerine hiç yoktan günde bir saat çalışıyordur. Bu uzun saatin sonunda hüsrana uğradığında ve başarısızlığının umutsuzluğuna kaptırdığında kendisini bir an için, derhal ufak tefek avuntular türeterek savunmaya çekiliyor. Örnekse, gözaltlarındaki o torbacıklar hayatı boyunca gördüklerinin, tüm görsel hafızasının biriktirildiği bir depo. Acı, tatlı bir yaşanmışlık kırkambarı orası ve bu anıcıklar gözlerinin önünden akıp geçmeye yeltendiğinde (düşlerle gerçekleri ayırt etmekte her ne kadar güçlük çekiyor olsa da artık) her bir görüntünün gözyaşlarının yanaktan süzülüşündeki gibi bir ivmeyle torbacıklarından gözlerine doğru aktığını duyumsayabiliyor; böylelikle seviyor torbacıklarını.
Kazayaklarına gelince. Bunlar sağ ve sol gözün dış uçlarından şakaklara doğru olmak üzere üçer ince fakat derin çizgicikten mürekkeptirler ve ifadesiz, kayıtsız bir yüzde saklanıverir, görünmez olurlar. Bu da demek oluyor ki, çevresinde olup bitenlere tepki veren yani hâlâ hayatta olan bir Nermin’e gereksinim vardır kazayaklarını seçebilmek için. Üç ince sacayağıdır onlar. Gördüklerini anlamlandırırken, yaşanmışlıklarının, deneyimlerinin süzgecinden geçirerek, o anı torbacıklarına aktarılacak görüntülerin yaşamak denen zeminde dengede durmasını sağlarlar. Olgun kadının ölgün kadından ilk farkı…
(...)
Janset Karavin
Galatı Aşk'tan ~ Uykuyla Uyanıklık Arasında Bir Yerlerde I - Nermin
(...)
Janset Karavin
Galatı Aşk'tan ~ Uykuyla Uyanıklık Arasında Bir Yerlerde I - Nermin
Prolog
...Sahibinden, az kullanılmış, satılık vahiy...
nüDün var, bugün var ve yarın... Zamanın ötesinde ne var? Her şey hükümlüdür zamana ve düşler görüldükleri anda var olurlar sadece.
Koklayın, kim bilebilir yüz elli yıl sonra az evvel aldığınız bu kokunun neye benzediğini: Mesih!
“Mahkûm edilmişsen düşlere; yazacaksın! Gece gündüz, bir ağaç, cemre düşer düşmez aceleyle çiçeklenirken faraza yahut da ilk ayaz çöktüğünde toprağa soyunup, dökünürken arsızca, mevsimlerden düşlere, düşlerden mevsimlere.”
Fa, Ra-Mose, Na, Si .
Her ağaç bir Mesih’tir, her Mesih bir seferi. Bakın neler anlatacak dinlerseniz ağaçlar size Tanrı’nın nefesinde dans ederken ya da siz Mesih’e kulak kesilin; o sizin yerinize yüz binlerce yıl dinledi ağaçların mırıltılarını ve dağlar yürüyordu; Sina da O, bir kehanetin beşiğinde cinayet işleyen ilk sihirbaza on emir bahşederken taş tabletlerde. Kayıp emri on bir yıl sırtında taşıdı isimsiz çöllerde vaat edilen düşülkesine gidiyorken ve on bir kum dağı aştı, on bir vahada konakladı, on bir serap gördü, on bir kere yanıldı, on bir kere sözünden döndü, on bir kere tövbe etti, on bir gün hiç dinlenmeden yürüdü, on bir dilim ekmek çaldı karşılaştığı yolculardan ve on birini de bir yumrukla öldürdü hatta. Bu cinayetleri kıskandığı karıları uğruna işledikten sonra da on bir gece bu on bir kadınla, on birer kez sevişti ki, on bir gece on bir gün sürdü yolculuğu bu sevişmelerin uyuşukluğunda; o bir devdi; altından putlar döküp domuz gibi onlara tapanlar cam kulelerini Bâbil zannederken, insanlar Golyat diye çağırırdı devi. Devi bir taş devirdi ki, üzerinde on birinci emirden tek kelime vardı: ‘...kaybetmeyeceksin’.nüDün var, bugün var ve yarın... Zamanın ötesinde ne var? Her şey hükümlüdür zamana ve düşler görüldükleri anda var olurlar sadece.
Koklayın, kim bilebilir yüz elli yıl sonra az evvel aldığınız bu kokunun neye benzediğini: Mesih!
“Mahkûm edilmişsen düşlere; yazacaksın! Gece gündüz, bir ağaç, cemre düşer düşmez aceleyle çiçeklenirken faraza yahut da ilk ayaz çöktüğünde toprağa soyunup, dökünürken arsızca, mevsimlerden düşlere, düşlerden mevsimlere.”
Fa, Ra-Mose, Na, Si .
Mesih, bu satırları yazmaya başladığında bir boşlukta asılı kaldı dünya bir ‘an’ için. Âlemi direkler üstüne kurmuştu Tanrı ve direkler titredi, çatırdayıp ikiye bölünerek yığdı gökteki delikli battaniyeyi üzerimize. Mesih, düşülkesini gölgesi sandı evvel içinde ruhunu kaybettiği bu rehaveti, sonra gölgesini de yitirdi ve kendi düşüncelerine dokunabilmek hayaliyle, elinde bir deniz kabuğu (kulağına dayadığında handiyse öteevrenlerden fısıldayan...) Triton'un “anlama adasının” kumsalında, çatalkuyruğunu sallaya sallaya hevesli bir dinginlik içinde ruhuna üflediği fa ..... si şeytan eşiğinde düşüp boğuldu yeniden doğmak için küllerinden. Küller düşlere, düşler küllere, her şey imlere...
Şimdi kulak verin bana, satılık düşlerim var! Hatta düşten de öte, zamanın içinde değil, dışında, kenarında, köşesinde, etrafında zıplayıp duran, zıpladıkça zamana hüküm giyen Sahibinden, az kullanılmış, satılık vahiylerim var; dinleyin! ~
.Aleph Ra La Mim
Şeytan aldı kalemi eline...
Satırları takip ededuran gözlerinizin retinasında seken bu imler bana şeytandan emanet ve bu imleri çizen kalemin mürekkebini cennetten doldurdu adını bilmediğim bir melek, o benim adımı biliyordu çünkü ruhumu görüyordu bana baktığında yoksa cesedimi değil ve adımı henüz hiç değiştirmemiştim elbette. Haziran ayının altısıydı ayrıca, İsa’dan sonra altıncı yüzyıl ve saat 06:66
Düşlerin gizemli perdesini aralıyorum size; göremediğiniz ‘gündüşlerinin’ kaba örtüsünü beklenmedik bir çeviklikle çekip alıyorum ayaklarınızın altından ve sizin için dokuyorum bu kefeni. Ne de olsa donsuz da düşmüş olsanız ahir zamana - siz unutkan birisiniz ve bunu da unuttuklarınız arasına karıştırmak en büyük maharetiniz - ve dahi donsuz da dolaşmış olsanız yetmiş yedi âlemi, donsuz geçirmeyecek bu kendini bilmezler kabir eşiğinden sizi. İşte Mesih’iniz sizin için dokuyor bu kefeni ve aralıyor bakar-kör gözlerinizdeki perdeyi.
Mesih, sahnenin ortasına yürür yerlerde yatan cesetlerin üzerine basıp zıplayarak ve zikzaklar çizerekten; çırılçıplaktır. Arsızca dikilir bacaklarını iki yana açıp hafifçe ve avuç içlerini neredeyse birbirine bitişik boşluğa uzatıp, - sizin k(g)örem(b)ediğiniz - o perdeyi aralayıverip şöyle der: “Uykuyla uyanıklıkarasında bir yerlerde, , ,”
Janset Karavin
Prolog - Galatı Aşk (Pupa Yayınları, Şubat 2009)
Şimdi kulak verin bana, satılık düşlerim var! Hatta düşten de öte, zamanın içinde değil, dışında, kenarında, köşesinde, etrafında zıplayıp duran, zıpladıkça zamana hüküm giyen Sahibinden, az kullanılmış, satılık vahiylerim var; dinleyin! ~
.Aleph Ra La Mim
Şeytan aldı kalemi eline...
Satırları takip ededuran gözlerinizin retinasında seken bu imler bana şeytandan emanet ve bu imleri çizen kalemin mürekkebini cennetten doldurdu adını bilmediğim bir melek, o benim adımı biliyordu çünkü ruhumu görüyordu bana baktığında yoksa cesedimi değil ve adımı henüz hiç değiştirmemiştim elbette. Haziran ayının altısıydı ayrıca, İsa’dan sonra altıncı yüzyıl ve saat 06:66
Düşlerin gizemli perdesini aralıyorum size; göremediğiniz ‘gündüşlerinin’ kaba örtüsünü beklenmedik bir çeviklikle çekip alıyorum ayaklarınızın altından ve sizin için dokuyorum bu kefeni. Ne de olsa donsuz da düşmüş olsanız ahir zamana - siz unutkan birisiniz ve bunu da unuttuklarınız arasına karıştırmak en büyük maharetiniz - ve dahi donsuz da dolaşmış olsanız yetmiş yedi âlemi, donsuz geçirmeyecek bu kendini bilmezler kabir eşiğinden sizi. İşte Mesih’iniz sizin için dokuyor bu kefeni ve aralıyor bakar-kör gözlerinizdeki perdeyi.
Mesih, sahnenin ortasına yürür yerlerde yatan cesetlerin üzerine basıp zıplayarak ve zikzaklar çizerekten; çırılçıplaktır. Arsızca dikilir bacaklarını iki yana açıp hafifçe ve avuç içlerini neredeyse birbirine bitişik boşluğa uzatıp, - sizin k(g)örem(b)ediğiniz - o perdeyi aralayıverip şöyle der: “Uykuyla uyanıklıkarasında bir yerlerde, , ,”
Janset Karavin
Prolog - Galatı Aşk (Pupa Yayınları, Şubat 2009)
merasim
di'li geçmiş limon yalamış kamaşık zaman gölgelerinde tahta minare derler burası
burada gelir nevresime asılan aile babası kösteklinin cüzdanı imana
burada gelir nevresime asılan aile babası kösteklinin cüzdanı imana
tik tak tiktik tak
burada gerilir kadınlık saksıarası naylon ipte tek çivi
tak tuk taktak tuk
nah tam burada çakar selamı iki cihanın yedibelası topuk vurup çalımına
çünkü
burada çeker göndere sancağı Cavidan her gün ikindisi
ki hazırolda okunur işbu sivil şiirin son dizesi
o sancak ki mis pak Hacı Şakir kokusu kızıldır bıyık kırdıran dantelası
o sancak ki Ölü Ali bile aşka getiresi kızıldır yürek söker güllü dallı kenar işi
küt küt kürttürk küt
ve hazırolda okunur işbu sivil şiirin son dizesi
şim'di ki zamandır bizatihi zaman Cavidan'ın cenaze Zeliş'in tahta çıkışı merasimi
tek imam bulunamamıştırsa da hatun kişi niyetine kıbleye döner
tek imam bulunamamıştırsa da hatun kişi niyetine kıbleye döner
kimsenin aklının ucu değmemiştir nasıl bilirdiniz diye cemaate kim sorar
zira Ölü Ali minaregölgesinde adamdan büyüktür bıyığının gölgesi der
ve ekler
''bir Cavidan dünyaya bedeldir ama Cavidan bir daha dünyaya nah gelir!''
) Zeliş nasıl tahta çıkar Tahta Minare'de nakledeyim derdim, yalanım varsa namerdim efsane değil, bilakis hakikattir; çıkart Pamuk'u kökünden kulağının ki dikkat kesil:
dikkat!
rahat!
haz'rol!
kravat gevşet!
şan şöhret don lastiği dom!
merasimde Zeliş
üç saat yüzüstü
yedi saat sırtüstü
donsuz yatarak ölüüstü
hakkıyla devraldı sancağı
namı kefereye yürüsün
mezarda ayaküstü
üç kez ve dört yana döne döne bağırdı
''elemtere fiş kem gözlere şiş!''
üç damlayı dört kere hoplaya zıplaya işedi
helal olsun helal olsun helal olsun
Zeliş
ve çıktı tahta Tahta Minare'de
düğün dernek kırk gün kırk gece
Cavidan
okutuldu üfletildi helvası mevlitinde
kırkı çıksın için kırk birinci gece
(öncesi bugün arkası yarın içinde, insan kabuk karpuz altında, sürsün hikayat yahut sen de rivayet, ki üfürelim dağılsın esrar perdesi; Cavidan Baba Hazretleri Türbe-i Şerifi duvarına hangi münasebetsiz esrar tekkesi müdavimi yazmıştır: ''Dertli gönüllere giren, işte benim Yankee Gülen''
tubi kontünyot or nat tubi Don Kişot.
Janset Karavin
'merasim'
''miş'li şim'di'lik zamanlıkta lisedeki edebiyat öğretmenim Fahire Hanım'a ithafen: Mezarınız vasıtasıyla müfredata işeyeceğim gün vesilesiyle direniyorum ölmeye.''
12 ağustos çarşamba - harbiye
yanılmıyorsam 2008
n'olur gerçeği söyleyin doktor, yaşayacak mıyım?
bu şehir benden gitti, sense fal kapamış tek heykeldin meydanımda
netekim inkılap tarihi kitabı yazılmamıştı da biz mi yazmadık
bilakis atamızın ortanca çocuklarıyız; sevişemedik, ''tahkir ve tezyif ettik''
ama benim aksime sen, benden mordun müstakil ve fakat emekli bir gökkuşağında
Janset Karavin
11 aralık 2010, Kadıköyü
tamam tamam sustum.
şşt!
ilk harfisin gölgemin ki mim dahi soğuk ve de
delik deşik yağmurlar hükmederler ve de -lar kıpkısa gecelar bu şehre
kuyruksuz uçurtmalar peşinde de senin hiç umurunda da dada
köprüyü fenersiz geçmeye teşne
tramvay askıntısı eksik Üsküdarlı bir piçle
kafa tutarak Schubert'in Bitmemiş Bitmeyecek Sekizine
rakımı paylaştım balıklarla ıslıklar eşliğinde, de, de ve de
yankısı kaldı Tünel'de de de de ve yahut da tut ki sokakta bir lamba
altında tek bacaklı bir tazı
hoşt!
kaç kaç tavşan kaç, tazı tut, tut ki karakış peşinde ve sen de
sessiz harfler seçiyormuşsun susarken sağır iplerin
in nin inni
susuşun yuvarlanmaya sakın Galip Dede'nin avlusunda
var hakeza kapıda birikmiş çifte terli atletlerin,
in inni ninni
sırtlarında kulağı eğri tavşanlar -ler esmer, sarışın, kumraller var
hafif meşrep makyajlı bir çift Kundera düşerken aydan
tıpkısının aynısı sanki Cyrano
sen tek kişilik uyu tecavüzünü üç kişilik nevresime
bir martı gör düşünde üç kanatlı şiirlerden katlasın kağıttan uçaklar
Janset Karavin 4 Aralık
Kadıköyü
ilk harfisin gölgemin ki mim dahi soğuk ve de
delik deşik yağmurlar hükmederler ve de -lar kıpkısa gecelar bu şehre
kuyruksuz uçurtmalar peşinde de senin hiç umurunda da dada
köprüyü fenersiz geçmeye teşne
tramvay askıntısı eksik Üsküdarlı bir piçle
kafa tutarak Schubert'in Bitmemiş Bitmeyecek Sekizine
rakımı paylaştım balıklarla ıslıklar eşliğinde, de, de ve de
yankısı kaldı Tünel'de de de de ve yahut da tut ki sokakta bir lamba
altında tek bacaklı bir tazı
hoşt!
kaç kaç tavşan kaç, tazı tut, tut ki karakış peşinde ve sen de
sessiz harfler seçiyormuşsun susarken sağır iplerin
in nin inni
susuşun yuvarlanmaya sakın Galip Dede'nin avlusunda
var hakeza kapıda birikmiş çifte terli atletlerin,
in inni ninni
sırtlarında kulağı eğri tavşanlar -ler esmer, sarışın, kumraller var
hafif meşrep makyajlı bir çift Kundera düşerken aydan
tıpkısının aynısı sanki Cyrano
sen tek kişilik uyu tecavüzünü üç kişilik nevresime
bir martı gör düşünde üç kanatlı şiirlerden katlasın kağıttan uçaklar
Janset Karavin 4 Aralık
Kadıköyü
Boyalı Kuş
(...)
Hoşgörüyle bakıyordum diz çöküp dua eden yaşlı adama. Şehirde yetiştiği halde, bu yaşta köylü hayatı sürüyordu. Dünyada yapayalnız olduğunu, artık kimseden yardım beklememesi gerektiğini bilmiyordu. Oysa hepimiz yalnız olduğumuzu, Gavrilaların, Mitkaların ve öteki dostların, yaşamımızdan gelip geçtiğini bilmeli, anlamalıydık. İn...sanlar anlaşamadıklarına göre, dilsizliğin de önemi yoktu. Birbirileriyle takışır, birbirilerinden hoşlanırlar, öpüşür ya da tepişirlerdi. Ama herkes gene de kendini düşünürdü. Çocuklarımız, anılarımız, duygularımız sazdan perdelerin ırmağı kıyıdan ayırdığı gibi bizi birbirimizden uzak tutuyordu. Dikkati çekecek kadar yüksek ama göğe erişemeyecek kadar da alçak karlı dağ tepeleri gibi, aşılmaz vadilerin ötesinden birbirimize bakıyorduk.
(...)
J. Kosinski
Boyalı Kuş
Seviyor Sevmiyor Seviyor...
Kalemi masanın üzerine fırlattığı gibi iskemlesini sertçe iterek kalktı masadan, kapıya yöneldi. Bir şeyler mırıldandı. Tam olarak şöyle dedi: ''Ben yazamam ki!'' Bu doğruydu; hiçbir zaman yazarak duygularını ifade edememişti dilediği çarpıcılıkta. Bu bir yetenekti şüphesiz, onda olmayan bir yetenek. Cümle kurabilirdi, evet. Hem de üç dilde cümle kurabilirdi Türkçe'den başka ama, hiçbirinde canının ne kadar acıdığını dökemezdi kağıda.
Bacaklarına sürtünen Süreyya'nın mamasını aldı buzdolabından. Mama kabına kadar yol arkadaşlığı ederdi haspam elbette ama oraya kadar! Süreyya adında bir erkek kediye yakışan da buydu! Eli cebine uğradı; bir sigara çekti paketten. Çakmak diğer cebinde de yoktu. Hafifçe çevirerek boynunu (Ah boynu! Öyle güzeldir ki, ince uzun...)masanın üzerinde koşturdu bakışlarını nafile. (Bakışları mı dedi? Bir görseniz onu size bakarken dosdoğru...) Birden bir kibrit yandı. İrkildi, geriye doğru sıçrayarak bir adım attı. Sehpaya çarpmıştı. Şinasi'nin fanusu devrildi. (O bir balık. Oldukça meraklı ve sevimlidir. Yani bir balık ne kadar sevimli olabilirse, o kadar demek istiyorum. Şinasi'yi her yere götürür. Geceleyin yatarken başucuna koyar ve sabahları uyanır uyanmaz ona bakar, gülümser.)Birden biri bir kibrit çaktı boşlukta, dedim! (Duydum... Şinasi'yi kurtarması lazım ama?) Telaşla eğilerek küçük, kaygan balığın gövdesini (Hayır hayır. küçük balığın kaygan gövdesini...) Öyle olsun! avucuna aldı, koşarak mutfağa girdi. (Ya kibriti yakan adam?) Adam mı? Adam falan demedim ki ben. (İyi tamam da parmakları yanacak!) O üflemiştir kibrite, söndürmüştür. (Nereden biliyorsun? Ya üflememişse; evi bile yakabilir dikkatli olmazsan yazarken!) Kibrit, o mutfak kapısını açtığında, açık salon ve mutfak pencereleri arasında kuranderde kaldı; söndü. (Oh!)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


